Kaya diplerinde açan çiğdemler vardır ya topraksız, susuz yaşamaya çalışan. İşte onlar da öyleymiş…
Bir gün bir peri gelmiş. Sihirli değneğini dokundurmuş. Kaya diplerinden çekip çıkarmış, tabiata kazandırmış.
Su, tanımış onu. Toprak da. Meğer ‘Kardelen Anne’ymiş gelen.
Türk bir baba ile İsviçreli bir annenin kızı olarak dünyaya geldi. Her çocuk gibi bir an önce büyümekti derdi.
Genç bir kız oldu. Tabii âşık oldu. Bir gün aşkın sihirli okunun kalbine saplandığını hissetti. Ve evlendi.
Bir süre “kadının dünyası evidir” dedi, çalışmadı. Yemek, bulaşık, çamaşır, ütü, temizlik omuzlarındaydı. Yetmezmiş gibi, bir de iş hayatına atıldı.
Genç yaşlarda anne oldu. Yine genç yaşta tek başına iki çocuğunu büyütmek zorunda kaldı.
Aile ve iş yaşamı bir türlü uzlaşmamıştı. Bir gün bir baktı, yüreğini açtığı insan yok yanında. Kendi gibi düşünmeyen, ilk tanıdığı kişiye benzemeyen biriyle kalakalmıştı, hayatı paylaşmak adına.
Şiddetin eğitim, ekonomik sınıf tanımadığını eşinden yediği tokatla anlamıştı. Hem de evlilik yıldönümünde.
Kalıcı çözüm ise kadının güçlenmesi, ayaklarının üzerinde durabilmesiydi.
Susmadı, haykırdı: “seni senden başka kurtaracak kimse yok” diye.
Böyle olmasaydı, bir bilim insanı olabilir miydi? Hayır.
O, mücadeleci ruhu ile çevresinde değişen hayata şaşkınlık ve korku içinde değil, merak ve anlama isteğiyle bakan bir kişiydi. Nefreti değil, sevgiyi yaşatan bir kadındı.
“Bir daha hayata gelsem, çocuklarım için, sırf hayatı bir kere daha onlarla yaşayabilmek için, babalarıyla evlenirdim” diyebildi.
Eşinden ayrıldıktan sonra Çınar ve Çağlayan’la bir yaşam sürdü. Oğulları, Murat 124’ü ve yaptıkları mavi yolculuklar…
“Pilaki ve makarnadan başka bir şey yapmayı bilmez” derlermiş eşi, yakınları. Ülkemize, insanlığa kattıklarını bir nebze düşünmeden… Çünkü kadındı, en önemli görevi yemek yapmaktı.
Oysa o farklıydı diğerlerinden. Anlamadılar. Aldırış etmedi. Yoluna devam etti.
Çocukluğumuzda romanlardan bilirdik cüzamı, korkardık. “Cüzam bulaşır” sözünün doğru olmadığını o bize öğretti.
Hastalarını sağlığına kavuşturması yetmediği gibi bir de yaşam kurdu; iş, aş buldu, çocuklarına kol kanat gerdi.
Gün geldi, “dili, dini ne olursa olsun önce insan olsun” diyerek düştü yollara.
Türk, Kürt demeden kırsalda yaşayan yoksul, çaresiz insanların yaşadığı evlere gitti. Bu ailelerin kız çocuklarına kapıları araladı. Işık tuttu yollarına...
Kadını sosyal bir varlık haline getirmek, üretime katmak, onu ebediyen mutfak ve çocuk kıskacına kapatan yaşamdan kurtarmak istedi. Başardı da. Kızları çağdaş eğitime kavuşturdu.
Kitaplar yazdı; üzerine kitaplar yazıldı. O bir ‘Cumhuriyet Kadını’ydı.
Hayatı boyunca cesaretle düşlerinin peşinden gitti. Yaşadığı tüm acılara, kayıplara rağmen ‘ölümle barışık’ ancak ‘hayata dönük’ yaşamayı bildi. Son ana kadar da bunu bizlere gösterdi.
İçimizden biriydi. Aslında hiçbir farkı yoktu diğer kadınlardan: Türkiye’de bir kadındı. Aynı koşullara maruz…
Buna rağmen elini, yüreğini uzatmasını bildi insanlara, tıpkı bir peri gibi.
Dünya Kadınlar Günü için bir pasta kesip, mumlar üflenecekse, onun için olmalıdır bana göre.
Türkiye’ye bir ‘Türkan Saylan’ daha gelir mi? Çok zor.
Dünya Kadınlar Günü’nün kadınlarımıza daha iyi günler getirmesi dileğiyle…
|